Taşlaşan Bedenler ve İyileşmeyen Yaralar: Julia Ducournau’nun “Alpha” Filmi Ne Kadar Başarılı?
2021 yılında Titane ile Altın Palmiye (Palme d’Or) kazanarak sinema dünyasında deprem etkisi yaratan Fransız yönetmen Julia Ducournau, yeni filmi Alpha ile geri döndü. Önceki filminin sansasyonel ve şok edici kısımlarından ziyade, çatlak bir aile melodramına odaklanmayı seçen yönetmen, bu kez niyetini çok net bir şekilde belli ediyor: 1980’ler ve 90’lardaki AIDS krizinin yarattığı travmayla yüzleşmek ve o dönemin toplumsal damgalamalarını (stigma) iyileştirmek.
Peki, bu son derece takdire şayan ve empatik çıkış noktası, sanatsal düzeyde ne kadar işliyor? Gelin, Alpha filminin derinliklerine inelim.
Hastalığın Yeni Yüzü: Eriyip Gitmek Yerine Taşa Dönüşmek
Ducournau, HIV/AIDS krizini birebir anlatmak yerine, hastalığı fantastik bir “vücut korkusu” (body horror) metaforuyla yeniden şekillendiriyor. Filmde kan veya enfekte vücut sıvılarıyla bulaşan bir patojen var. Ancak bu hastalık insanları yavaş yavaş eritip tüketmiyor; onları kelimenin tam anlamıyla taşa çeviriyor. Süreç, biraz toz öksürmekle başlıyor. Ardından uzuvlarda katılaşma ve sertleşme baş gösteriyor. Son aşamada ise cilt, ölümün an meselesi olduğunu müjdeleyen o ürkütücü sedef rengini alıyor. Bu yaratıcı görsel tercih, hastalığın soğukluğunu ve hastaların toplumdan nasıl “katı bir şekilde” izole edildiğini göstermek için güçlü bir araç. Ancak filmin tökezlediği yer tam da bu metaforların sunumunda gizli.
Yanlış Zamana Açılan Bir Savaş: Anakronizm Problemi
Filmin başrolündeki Alpha (Mélissa Boros), hastalığı tam olarak anlayamayan ve bu yüzden ondan korkan sınıf arkadaşları tarafından kötü muamele görüyor. Hatta bazı karakterler hastalığın bir klozet kapağından bile bulaşabileceğine inanıyor. Tanıdık geldi mi? Evet, bu 80’ler ve 90’larda AIDS’e karşı duyulan o cehalet dolu korkunun ta kendisi.
Ancak eleştirmenlerin haklı olarak parmak bastığı bir “kopukluk” var: Alpha, günümüz izleyicisine değil, sanki 30-40 yıl öncesinin insanlarına sesleniyor. Yönetmen Ducournau, günümüzde artık neredeyse kimsenin inanmadığı yanlış bilgilerle (klozet kapağı efsanesi gibi) soylu bir şekilde savaşıyor gibi görünüyor. Bu durum filmi, eski döneme ait bir kamu spotuna veya Cronenberg tarzı didaktik (öğretici) bir “okul sonrası özel programına” dönüştürerek, hikayeyi bir anakronizm (tarihsel uyumsuzluk) kurbanı yapıyor.
Görsel Şölen ve Kurgusal Kaos
Ducournau, Alpha’nın açılışında imzasını atmaktan çekinmiyor. Mor ve sarı neon ışıkların hakim olduğu, hedonizmin sınırlarında dolaşan o vurucu parti ve dövme sahnesi, yönetmenin seyirciyi şok etme ve entrika yaratma konusundaki ustalığını bir kez daha kanıtlıyor.
Ancak film ilerledikçe bu enerjik yapı; çamurlu, kasvetli ve kafa karıştırıcı bir kurguya evriliyor. Hikaye, isimsiz bir doktor olan anne (Golshifteh Farahani) ve eroin bağımlılığından kurtulmaya çalışan dayı Amin (Tahar Rahim) etrafında şekilleniyor. Annenin, eroin yoksunluğu krizleri geçiren Amin’i 13 yaşındaki Alpha’nın odasına kapatıp onu bu ağır tabloyla baş başa bırakması, filmin mantıksal zeminini zayıflatıyor. Berberi kökenlere yapılan tematik atıflar da görsel bir zenginlik sunsa da, hikayenin geneline entegre olamadan havada kalıyor.
Kaosun İçindeki O Saf Şefkat Anı
Tüm bu karmaşanın, montaj fırtınalarının ve açıkta kalan soruların ortasında film, nadir ama inanılmaz güçlü bir berraklık anı yakalıyor: Alpha’nın gözyaşları içinde çökerek, bu kadar ağır yetişkin dertleriyle başa çıkmak için “çok küçük” olduğunu annesine haykırdığı o an.
Annesinin hissettiği o ani suçluluk duygusu ve ardından gelen saf, koruyucu sevgi, filmin en gerçekçi sahnesini oluşturuyor. Kaotik dünya etraflarında dönerken, anne ve kızın yatakta birbirlerine sığınmaları, izleyiciye de derin bir nefes aldırıyor. Ducournau’nun en başından beri hedeflediği o “marjinalize edilmiş insanlara empati duyurma” amacı, işte sadece bu duru ve sarsıcı anda ekranı delip geçmeyi başarıyor.
Sonuç olarak; Anlatika‘da ele aldığımız diğer sanatsal eleştirilerde de sıklıkla vurguladığımız gibi, bir eserin çıkış noktasının sadece iyi niyetli olması, onun her zaman kusursuz bir anlatıya sahip olacağı anlamına gelmez. Alpha, iyi niyetle döşenmiş ama hedefini zaman zaman şaşıran bir yola sahip. Film, mesajını iletme çabasının altında ezilse de, finalinde yakaladığı o insani ve sıcak dokunuşla akıllarda yer etmeyi başarıyor.
🌟 Blog metinlerimizi beğendiyseniz, asıl macera Anlatika Mağaza’da sizi bekliyor! Yüzlerce e-kitap arasından size hitap edeni bulun ve okuma listenizi hemen zenginleştirin. Yeni yazarlar, farklı konular ve sınırsız bilgi… Hadi, Keşfet!
➡️ Anlatika E-Kitap Dünyasına Adım Atın: https://www.shopier.com/anlatika






Bir yanıt yazın